5/6/2007 - KARIN DEŞEN JACK
Jack The Ripper
"Tarihe bakildiginda 20.yüzyili benim baslattigim görülecektir"
Dehset, 31 Agustos 1888 de sabahin erken saatlerinde basladi. Kabaca sabah 3:45 sularinda Londra’nin East End bölgesindeki, issiz ve los bir sokakta yürüyen hamal George Cross, musambaya sarili bir seye çarpti. Yakindan bakinca, bu yiginin parçalanmis bir kadin vücudu oldugunu anladi. Kadinin daha sonra 42 yasindaki Mary Ann Nicholls adinda bir hayat kadini oldugu ortaya çikti. Girtlagi kesilip karni açilmisti ve cinsel organinda biçak yaralari vardi.
O zaman kimse farkina varmasa da, Mary Anne Nicholls ün bu korkunç ölümü suç tarihinde tüyler ürpertici bir dönüm noktasi teskil edecekti. Bu cinayet, yalnizca önce Londra ya sonra da tüm dünyaya etkisi sok dalgalari seklinde yayilacak bir cinayetler zincirinin ilk halkasi degildi. Ayni zamanda çok daha önemli bir seye isaret etmekteydi: seri seks cinayetlerinin modern döneminin basladigina.
Nicholls cinayetinden bir hafta sonra, ilk cinayet mahallinden 800 metre uzaklikta, pansiyon olarak kullanilan bir binanin arkasinda,kötü beslenme ve veremden muzdarip 47 yasinda bir hayat kadini olan Annie Chapman in parçalanmis cesedi bulundu. Chapman in kafasi neredeyse vücudundan kopmustu, katil tüm buyun adalelerini kesmisti ve neredeyse omuriligini de koparmisti. Ayrica iç organlari da karnindan disari çikarilmisti.
Katilin gerek kimligi asla bilinemeyecekti. Ancak birkaç hafta sonra Metropoliten Polisi kiskirtici bir mektup aldi. Mektup suçlu oldugunu söyleyen sahis tarafindan yazilmis ve takma isimle imzalanmisti. Bu isin halk tarafindan benimsendi. Bu andan itibaren çilgin Whitechapel Kasabi, bu korkunç isimle aranacakti: Karindesen Jack.
Polisin Karindesen in mektubunu almasindan iki gün sonra katil, Elizabeth Stride adinda Isveçli bir hayat kadinin bogazini kesti. Kurban üzerinde diger korkunç seyleri yapamadan, yaklasan bir arabanin sesiyle isini yarim birakmak zorunda kaldi. Oradan hizla kaçan Karindesen, Cathrine Eddowes adinda, kaldirimda sarhos bulundugu için karakola götürülerek ayilana kadar orada tutulan ve henüz saliverilmis olan 43 yasindaki bir hayat kadinina rastladi. Onu issiz bir meydana götürdü ve orada bogazini kesti. Ardindan seytani bir öfkeye kapilarak kadinin yüzünü tamamen parçaladi, vücudunu kuyruk sokumundan gögüs kafesine kadar kesti, bagirsaklarini disari çikartti ve sol böbregini alarak uzaklasti.
Karindesen tarafindan gerçeklestirilen son suç ayni zamanda en korkuncuydu. 9 kasim gecesi, 3 aylik hamile olan 25 yasindaki Irlandali bir hayat kadiniyla onun odasina gitti. Gecenin ortalarina dogru onu yatakta öldürdü, birkaç saat boyunca keyifle cesedi parçaladi iç organlarini disari çikartti, burnunu ve gögüslerini kesti, bacaklarinin etlerini siyirdi.
Bu olaydan sonra, Whitechapel cinayetleri birden bire durdu. Karindesen sonsuza kadar ortadan yok oldu, tarihten çikip efsaneler alemine karisti.
O günden beri konu üzerine kafa yoranlar bir kasaptan Ingiliz tacinin veliahdina kadar bir dolu süpheli öne sürmüslerdir. Bu iddialarin çogu eglenceli okuma malzemeleri teskil eder, ancak Karindesen in gerçek kimligi yüz yildir degismedi: O, merak uyandiran, muhtemelen hiç çözülemeyecek bir sirdir.
”Bogaz bir biçakla kesilmis, kafa vücuttan neredeyse ayrilmisti. Karin kismen parçalanarak açilmis ve her iki gögüs de kesilmis. Burun kesilmis, alnindaki deri yüzülmüs ve uyluklardan ayaklara kadar etler kemikten siyrilmis. Bagirsaklar ve vücudun diger parçalari yoktu, ancak karaciger vs. bu zavalli kurbanin ayaklari arasina yerlestirilisti. Bacaklardan çikarilan etleri gögüsler ve burun katil tarafindan masanin üstüne konmus ve kadinin ellerinden biri midesinin içine sokulmus.”
Karindesen Jack in son kurbani Mary Kelly’nin nasil bulundugunu anlatan 1888 tarihli bir gazeteden.
KİMLİĞİ HAKKINDA TEORİ-1
ROBERT DONSTON STEPHENSON
Bir Varsayima Göre ;
Arastirmaci Ivor Edwards'a göre, Stephenson'in fahiseleri öldürdügü yerlerin birbirine orantisi dikkatle incelendiginde, ilk Hiristiyanlarin kutsal isareti olan, iç içe geçmis iki daire seklindeki “Vesica piscis” ortaya çikiyor. Katil böylelikle seytani bir ritüeli gerçeklestirmisti.
Tarihin en korkunç seri cinayetlerini isleyen ve izi asla bulunamayan Karindesen Jack'in kimligiyle ilgili son iddia Ivor Edwards adli arastirmacinin “Karindesen Jack'in Kara Büyü Ritüelleri” Adli kitabinda yer aliyor. Katilin, Robert Donston Stephenson adli satanist oldugu ileri sürülüyor. Askeri cerrah olan Stephenson cinayetlerle ilgili olarak iki kez tutuklanmis ve serbest birakilmisti.
Edwards, Stephenson'in, Hiristiyanligin sembollerini “Kirletmek” amaciyla bu cinayetleri isledigini öne sürüyor. Edwards, kurbanlarin organlarinin parçalanip, böbrek, rahim ve kalbinin çikarilmasini da kara büyünün bir parçasi olarak degerlendiriyor ve ancak Stephenson gibi usta bir cerrahin bu organlari beceriyle yerinden çikarabilecegini söylüyor.
Edwards son dokuz yildir, kurbanlarin öldürüldügü yerler ve cesetlerin durus biçimi üzerinde arastirma yapmis. Pusulali çalismalar sonucu cesetlerin yüzlerinin kuzey-güney-dogu-bati yönlerine çevrilmis oldugunu tespit etmis.
Ilk olarak 31 Agustus 1888'de 45 yasindaki Mary Ann Nichols'u öldüren katil kurbanlari bu dört yöne çevirerek öncelikle Hiristiyan haçini kirletmeyi amaçlamis. Edwards, kadinlarin öldürüldügü yerlerin birbirine orantisini da ölçmüs. Bazi noktalar birlestirilince iki adet eskenar üçgen çikmis. Eskenar üçgenler kara büyü ögretisinde kutsal isaretler olarak biliniyor.
Edwards, son kurban Marie Jeanette Kelly'nin öldürüldügü yeri inceleyince bu sefer de, kurbanlarin 457 metre yariçapindaki bir alan içinde katledildigini ve cesetlerin bulundugu yerlerin birlestirilmesi sonucu Hiristiyanligin kutsal isaretlerinden Vesica Piscis'in çiktigini tespit etmis.
Bu seytana tapinma biçiminin Afrika’nin bati kiyilarinda çok yaygin oldugunu ve Stephenson'in da bu bölgelere seyahat ettigini belirten Edwards, “Stephenson’in kara büyüyle ilgilendigini, hatta Afrika’da iki kisiyi öldürdügünü itiraf etmisti” Diyor.
KİMLİĞİ HAKKINDA TEORİ-2
WALTER SICKERT
Bir varsayima Göre;
Tam adi Walter Richard Sickert'tir.
1860-1942 yillari arasinda yasamis Post-Impressionist ressamdir.
1800’li yillarda Londra’da islenen vahsi cinayetlerle literatüre Karindesen Jack olarak geçen katil ile baglantili oldugu öne sürülen ressam. Elestirmenlerin siddet içerikli porno resim diye adlandirdigi resimlerde ölüm anlari, kurbanlarin ifadeleri, cinayet sekilleri ve bir pul üzerindeki tükürükten alinan DNA ile hala muamma olan ressam sadist erkek figürleri ile taniniyor.
Ingiliz empresyonizminin en önemli isimi olarak gösterilen, English Camden Town School'un kurucu üyesidir. Kendini isine adamis bu resim ögretmeni ve onun renk kullanimi, sanatçilar üzerinde muazzam etkilere ve esinlenmelere yol açmistir. Sanat okullarinda hala , onun kullandigi, tavsiye ettigi renklerle bezeli "baslangiç paletleri" kullanilmaktadir. Sadist erkek figürlerinin yani sira demir bir karyola üzerinde yatan çiplak kadin ile onu bogmak veya biçaklamak amaciyla üzerine egilmis giyinik bir adam tablolari ile taninan, Patricia Cornwell'e göre Jack The Ripper'in ta kendisi olan ressam, sair, yazar, tiyatro oyuncusu, gizemli biri. Aslinda Cornwell'e göre Sickert'in cinsel organinda bulunan bir bozukluk (fistül) ve çok küçük yasta geçirdigi izdirap dolu bir ameliyat cinsel açidan yetersiz olmasina neden olmus ve bu yüzden zaman içerisinde bozulan dengesi kendisini eli biçakli bir seri katil haline getirmistir. Portrait Of A Killer kitabinda Cornwell aslinda "Bu mudur? Evet budur" diyemez. Çünkü Sickert ile Jack The Ripper'in ayni hologramli kagitlari kullanmasi ve olay mahallini gösteren eskizler çizmesi disinda elle tutulur birinci dereceden bir kanit yoktur elinde. Sickert öldügünde yakilmayi talep ettiginden geriye kendisinden herhangi bir DNA örnegi kalmaz. Ayni sekilde ailesinde kalitimsal oldugu varsayilan bir rahatsizlik yüzünden de kendisi ve diger kardesleri çocuk sahibi olamamistir. 1888 agustos'undan kasim ayina dek Londra’nin Whitechapel semtinde yedi kadini katleden kisi.bu tüyler ürpertici cinayetler dogu yakasi'nda panik ve korku rüzgarlari estirirken ortaya çikan isim en az cinayetler kadar korkutucuydu : Karindesen Jack.
Yüz yildan fazla bir zamandir insanlarin kafasini mesgul eden bu cinayetler zinciri, dünyanin en büyük faili meçhul olaylari arasinda yer aldi. Üretilen sayisiz senaryolar arasinda katilin, kraliyet ailesine mensup bir asilzade, bir berber, bir doktor, bir kadin ve bir ressam oldugu varsayimlari vardi.
Sonunda; Patricia Cornwell, adli tip alanindaki derin bilgisi ve teknik becerilerinin üzerine 21. Yüzyilin disiplini polis sorusturmalarini da uygulayarak elde ettigi somut bulgularla dünyaca ünlü ressam Walter Sickert'in Karindesen Jack oldugunu kanitladi.
Cornwell, Viktorya dönemi'nin karmasik tekniklerinin yardimiyla Karindesen Jack'in Metropolitan polisi'ne gönderdigi ünlü mektuplari Sickert'in yazmis oldugunu bularak karmasik bir dügümü çözdü.
Sickert'in tablolarinin tüm ayrintilarini büyük bir titizlikle inceleyen yazar, ressamin eserlerinde sürekli kurbanlarinin korkunç ölümlerini çizdigini ve cinsel organindaki dogustan gelen bozukluklari yok etmek için ergenlik çaginda geçirdigi bir dizi ameliyatin ruhsal dengesini bozarak onu psikopat bir katile dönüstürdügünü kesfetti.
Patricia Cornwell Bir Katilin Anatomisi 'Karindesen Jack' kitabinda cinayet sorusturmalarindaki engin bilgisiyle Karindesen Jack'i anlatmistir.
KİMLİĞİ HAKKINDA TEORİ-3
WILLIAM GULL
Bir varsayima göre;
Bu seri cinayetler, 1888 yilinda Londra’da gerçeklestirilmistir. 9 haftalik bir süre içinde tam 5 ayri hayat kadini, gövdeleri yarilip parçalanarak vahsi sekilde öldürülmüstür. Katilin kim oldugu hiçbir zaman ortaya çikarilamamis ve bir sir olarak kalmistir. Katili tanimlamak için kullanilan "Karindesen Jack" sözü, cinayetlerin hemen ardindan bu isimle polise gönderilen bazi mektuplardan kaynaklanmaktadir. "Karindesen Jack" denen kisinin (veya kisilerin) gerçek kimligi hala meçhuldür.
Ama konuyu inceleyen bazi arastirmacilari, bunun siyasi amaçlara yönelik bir komplo oldugu ve komplonun kaynaginin da masonluk oldugu kanisina yönelten bazi önemli bulgular vardir. Bunlari birlikte inceleyelim.
Karindesen Jack cinayetlerinin gerçeklestigi siralar, Ingiliz monarsisi büyük bir skandalin esigine gelmisti.
Kraliçe Victoria'nin oglu olan King Edward, 1888 yilinda Ingiltere’de masonlarin büyük üstadi idi. Onun oglu Eddy ise, eger büyükanne ve babasi ondan önce ölürse, kral olabilirdi. Ancak Eddy'nin saray disiplinine uymayan bir özel yasami vardi. 1888'de Londra’daki Walter Sickert ismindeki ressama ve arkadaslarina gizlice ziyaretler yapiyordu. Eddy; bu çevrede Annie isminde Katolik ve alt tabakadan gelen bir tezgahtar kiz ile tanisti ve iliski kurdu. Bir süre sonra bir bebekleri oldu ve gizlice evlendiler. Sickert; Eddy ve Annie'nin kizlari için bir dadi tuttu. Mary (veya Marie) isimli dadi ve Sickert onlarin bu gizli dügünlerinde sahit oldular.
O sirada, Ingiltere büyük bir politik karisiklik içerisindeydi ve eger halk kral olmaya bu denli yakin birisinin Annie gibi bir kadin ile evlendigini ögrenirse, bu durum monarsinin sona ermesine neden olabilirdi. (Katolik birisiyle evlenmek, Ingiliz kraliyet ailesinin kurallarina aykiriydi, ayrica Annie'nin alt tabakadan olmasi da bir sorundu). Böyle bir skandal, ayni sekilde Ingiliz politik ve sosyal sisteminden çikari olanlarin özellikle de masonlarin sonu olabilirdi.
Bütün bunlar Kraliçe Victoria’nin kulagina gidince, kraliçe, Marquess of Salisbury isimli Basbakanini bu olayi temizlemek ile görevlendirdi. Salisbury ünlü bir masondu. Bu skandali kapatmak için, Annie'yi akil hastanesine yerlestirdi, ve tam 32 yil sonra Annie orada öldü. Kizlari da daha sonra Sickert'in metresi haline geldi ve ondan bir oglu oldu. Skandal dügünün sahidi olan Marie Kelly ise alkolik bir hayat kadini oldu ve bildiklerini diger 3 hayat kadini arkadasi ile paylasti. Onlar ise onu, Prens Eddy'nin yaptiklarini desifre etmekle tehdit ettiler. Bunu ögrenen Basbakan Salisbury bu tehdidin sona ermesi gerektigine karar verdi ve kraliçenin doktoru olan ve ayni zamanda Annie'ye akil hastasi raporunu veren yüksek dereceli mason biraderi Sir William Gull'dan bu konuda yardim istedi.
Gull, Marie'nin ve diger hayat kadinlarinin varligini Ingiliz monarsisi ve masonluk için bir tehdit olarak kabul etti ve Masonik Ritlere dayanarak bu kadinlari tek tek öldürmeye karar verdi. Iste tüm Ingiltere’yi dehsete düsüren Karindesen Jack cinayetleri böyle basladi. Gull, kurbanlarini aynen masonik ritüellerde yazili oldugu gibi, büyük bir vahsetle öldürüyordu. Basbakan Salisbury, hükümetteki diger masonlar ve polis teskilati Gull'un suçlarini gizlediler. Çünkü mason olarak onlardan beklenen, bu sirri saklamalari ve Gull'un yaptigini takdir etmeleriydi. Gull, özel arabasinin sürücüsü olan Netley ile ressam Sickert'i o 4 hayat kadinini tanimasina yardimci olmalari için ikna etti. Ardindan kadinlari arabalarina aldilar, öldürdüler ve mason ritüellerine göre kesip parçaladiktan sonra seçilen yerlere vücutlarinin parçalarini attilar.
Gull, kurbanlarini su sekilde öldürmüstü:
1-31 Agustos 1888'de Mary Ann (Polly) Nichols'un bogazi, kulagindan baslayip tüm bogazini saracak sekilde derin bir sekilde kesilmis, karni yarilmis ve açik bir sekilde birakilmisti.
2-8 Eylül 1888'de Annie Chapman'in bogazi vahsi bir sekilde kesilmis, dili disari firlamis ve kalanini yutmustu. Karni tamamen yarilmis, bagirsaklari çikarilmis bir sekildeydi. Midesinin bir kismi çikarilmis ve sol omzunun üst tarafina konmustu, kadinin rahmi ve vajinasinin bir kismi ile mesanesinin büyük bir bölümü çikarilmisti. Mücevherleri ve demir paralari çikarilmis ve pirinçten yapilmis 2 adet yüzük ayagina takilmisti.
3-30 Eylül 1888'de Elizabeth (Liz) Stride'in bogazi çenesinin bir yanindan diger yanina dek kesilmisti.
4-30 Eylül 1888'de Gull, en son ve en önemli kurbanini, yani Marie Kelly'i öldürmek üzere oldugunu düsünüyordu. Ancak yanlislikla Catherine (Kate) Eddowes'u öldürdü. (bu kadin, Kenny isimli bir adamla yasiyordu ve Mary Ann Kelly ismini kullaniyordu.) Eddowes'un bogazi bir kulagindan digerine dek kesilmisti, burnu tamamiyla yerinden çikarilmisti, sag kulaginin bir kismi kesilmisti, yüzünün diger bölümlerinde üçgen seklinde derin kesikler vardi, karni tamamen açilmis, bagirsaklari disariya çikarilmis ve sag omzunun üzerine yerlestirilmisti. Ayagin iki parçasi koparilmis ve vücudu ile sol kolunun arasina dikkatle yerlestirilmisti. Sol böbregi ile rahminin bir kismi kesilip atilmisti.
Polis; kadinin yaninda önlügünden kesilmis ve kandan sirilsiklam olmus bir parça buldu. Bu parça, kadinin hala üzerinde yer alan bir parçaya tam olarak uyuyordu. Bunun yukarisindaki siyah duvarda ise beyaz bir tebesirle yazilmis olan su yazi duruyordu. "juwes'ler hiç bir seyle suçlanmayacak olan insanlardir."
5-Eddowes hakkinda yaptigi yanlisligi 9 Kasim 1888'de anlayan Gull ve müttefikleri, Mary Kelly'yi apartman dairesinde öldürdüler. Kadinin bogazi tamamiyla kesilmisti, midesi tamamen disari çikarilmis ve mide çukuru tamamen bosaltilmisti, gögüsleri kesilmisti, kollari parçalanmisti, yüzü taninmayacak hale getirilmisti, rahmi, böbrekleri ve gögüslerinden birisi basinin altindaydi, diger gögsü ise sag ayaginin oradaydi, karacigeri ayaklarinin arasinda, bagirsaklari sag tarafinda, dalagi sol tarafindaydi. Karin derisi sökülmüstü. Cigerinin bir kismi ve kalbinin tamami kayipti.
Iste tüm bu garip ve korkunç olaylar, konuyu inceleyen arastirmacilari olayin perde arkasindaki gerçege götürdü:
Eger bunlar alelade cinayetler olsaydi, kesip parçalama olaylari katili yakalanma tehlikesine sokardi. (Katledilenlerden biri olan Stride, arabaya binmeyi reddettigi için, çabucak sokak ortasinda öldürülmüstü). Bir tür ritüeli andiran bu akil almaz kasapligin tek açiklamasi, masonik ritlere olan uygunluguydu. Bogazlarin kesilme sekli
kalplerin çikartilmasi, bagirsaklarin disariya çikartilmasi, üçgen seklinde kesikler, maktulün önlügünün bir kisminin kesilip çikartilmasi... Tüm bu detaylar, mason localarinda okunan ve "hainlerin cezasi" olarak belirtilen vahsetlere birebir uyuyordu. . .
Karindesen Jack'in son kurbani olan Eddowes; "Mitre Karesi" (mitre square) olarak bilinen semte birakilmisti. Mitre (terzilikte ve insaatta kullanilan gönye benzeri araç) ve kare masonik aletlerdir ve mitre hani da masonlarin meshur bulusma yeridir.
Peki cinayet yerindeki duvarda bulunan "juwes" kelimesi ne anlama geliyordu? Bazi yorumcular bunun "jews" (Yahudiler) kelimesinin yanlis yazilmis hali oldugunu ileri sürmüslerdir. Oysa islenen cinayetler ve kullanilan yöntemler, bunlarin failinin son derece egitimli bir kisi oldugunu göstermektedir ve bu da böyle basit bir yazim yanlisligi yapilmasi ihtimalini çok düsürmektedir. Konuyu inceleyen pek çok arastirmaci ise, "juwes" kelimesinin, masonlukta masonlugun simgesel kurucusu olarak kabul edilen Hiram Abiff'i öldüren üç hainin, yani jubela, jubelo ve jubelum'u ifade ettigi kanaatindedir.
Bir baska ilginç detay ise, bu yazinin polisler tarafindan bulunur bulunmaz silinmesidir. Ceset bulundugunda, polis sefi ve ayni zamanda da bir mason olan Sir Charles Warren, daha önce hiçbir cinayet mahalline gitmemesine ragmen, bu kez kendisi olay yerine gitmis ve duvardaki yaziyi görür görmez bunun silinmesini emretmistir.
Tüm bunlar, tarihte Karindesen Jack cinayetleri olarak bilinen vahsetin, gerçekte siyasi amaçlar içeren masonik bir komplo olduguna isaret etmektedir. Nitekim masonlarin, bu tarihten önce de Mozart ve William Morgan gibi ünlüler de dahil olmak üzere, kendilerine ihanet ettiklerini düsündükleri kisileri katlettiklerine dair önemli deliller vardir. Karindesen Jack cinayetlerinin gerçek faili oldugu sanilan yüksek derece mason dr. Gull'un 1890'da öldügü açiklanmistir. Oysa gerçekte bu tarihte ölmemis, 'Thomas mason' ismi altinda bir akil hastanesine konmus ve uzun yillar sonra burada ölmüstür.
Olayin iç yüzünün basindan beri farkinda olan ressam Sickert ise gerçek hikayeyi oglu Joseph'e anlatmistir. Joseph ise, aradan neredeyse 3 çeyrek asir geçtikten sonra gerçegi gazeteci Stephen Knight'a açiklamis ve masonluk konusunda derinlemesine bilgiye sahip olan Knight bu konuyu Jack The Ripper: The Final Solution (Karindesen Jack: Son Çözüm) adli kitabinda açiklamistir. Knight'in 1976'da yayinlanan bu kitabindan beridir olay büyük bir tartisma konusudur. Masonlar Knight'in tezini israrla reddetseler de, pek çok delil bu tezi desteklemektedir. Bu konuyu gündeme tasiyan en son gelisme ise, 2001 yilinda çevrilen bir Hollywood yapimi olan From Hell (Cehennemden) adli filmdir. Karindesen Jack cinayetlerini konu edinen ve tamamen tarihsel gerçeklerden yola çikarak çevrilen filmde, olaylarin masonik bir komplo oldugu detayli olarak gösterilmektedir.
KİMLİĞİ HAKKINDA TEORİ-4
KARINDEŞEN JACK KADIN MI?
1888 yılının ağustos ve kasım ayları arasında işlediği cinayetlerle Londra’yı dehşeten boğan "Karındeşen Jack"ın bir kadın olduğu, 118 yıl sonra yeniden gündeme geldi.
Avustralyalı bir moleküler tanı ve otopsi uzmanı olan Prof. Ian Findlay, Victoria Çağı İngilteresi’nin Karındeşen Jack’ı bulamadığını, çünkü erkek olduğuna inanılan katilin aslında bir kadın olduğunu ileri sürdü. Aynı ilginç iddiayı, 118 yıl önce bir Scotland Yard dedektifi de öne sürmüştü.
Prof. Findlay, "Cell Track ID" adlı bir yöntem kullandığını ve sadece tek bir hücre ya da saç kılı ile DNA profili geliştirdiğini kaydetti. Findlay, "Bizdeki teknoloji polisteki teknolojinin çok ilerisinde" dedi.
Karındeşen Jack’ın geride bıraktığı bir dizi mektup var. Katilin bu mektupları, Londra’daki Ulusal Arşiv’de yer alıyor. Ian Findlay, bu mektuplardaki kan ve tükürük kalıntılarından DNA örneklerini inceledi.
Scotland Yard dedektifi Frank Abberline de katilin kadın olduğunu savunmuş, ancak kimseyi inandıramamıştı. Abberline’nin "Mary Pearcey" adında kuşkulandığı bir kadın da vardı. Ancak Abberline, amirlerini bir kadının böyle acımsız seri cinayetler işleyeceğine ikna edememişti.
Dedektif Abberline’nin kuşkulandığı Mary Pearcey ise sevgilisin karısını bıçakla öldürdüğü için 1890’da asılmıştı. Bu cinayet, Karındeşen Jack cinayetlerine inanılmaz bir benzerlik taşıyordu.
KESIN BILINEN KURBANLAR
1. Mary Ann Nicholls (43) , 31 Agustos 1888
2. Annie Chapman (47), 8 Eylül 1888
3. Elizabeth Stride (45), 30 Eylül 1888
4. Catharine Eddowes (46), 30 Eylül 1888
5. Mary Jeanette Kelly (25), 9 Kasim 1888
EMIN OLUNAMAYAN KURBANLAR
1-Kimligi Belirsiz Kadin-Aralik 1887
2-Annie Millwood-25 Subat 1888
3-Ada Wilson -28 Mart 1888
4-Emma Elizabeth Smith-3 Nisan1888
5-Martha Tabram-7 Agustos 1888
6-Kimligi Belirsiz Kadin-2 Ekim1888
7-Annie Farmer-21 Kasim 1888
8-Rose Mylett-20 Aralik 1888
9-Elizabeth Jackson-25 Haziran 1889
10-Alice McKenzie-17 Temmuz 1889
11-Frances Coles-13 Subat 1891
12-Carrie Brown-24 Nisan 1891
Aslinda kurbanlarin, yüzlerce oldugu da iddia edilir. Ancak Ingilizlerin nasil olup ta bu konuyu bu kadar karmasik hale getirebildikleri de düsündürücüdür.
POLISE YAZDIGI MEKTUP
Sayin Yetkili,
Kulagima sürekli polisin beni yakaladigina dair haberler çaliniyor, ama beni uzun bir süre daha yakalayamayacaklar. Çok zeki görünüp dogru iz üzerinde olduklarini söylediklerinde çok gülüyorum... Ben orospularin pesindeyim ve yakalanincaya kadar onlari desmeye devam edecegim. Son isim çok muhtesemdi. Bayana bagirmasi için firsat bile vermedim. Beni simdi nasil yakalayabilirler. Isimi seviyorum ve yeniden baslamak istiyorum. Yakinda benim komik oyunlarimi yeniden duyacaksiniz... Biçagim saglam ve keskin ve eger bir sansim olursa yeniden baslamak istiyorum. Iyi sanslar.
Tüm samimiyetimle, Karindesen Jack
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - AILEEN WUORNOS
Hitchhiker Serial Killer(Otostopçu Seri Katil)
"Ben masumum. Umarım size de tecavüz ederler bok çuvalları" "Onların paralarını çaldım, onları öldürdüm ve yine yapacağım ve başka birini öldüreceğimi biliyorum çünkü uzun süre insanlardan nefret ettim." "Yaptığım her şeyin altında korkunç bir öfke yatıyor. İdam edilmem gerek çünkü eğer hapisten çıkacak olursam yine cinayet işlerim." Tam adı "Aileen Carol Wuornos" olan ve ABD'nin en ünlü kadın seri katillerinden biri olarak görülen eşcinsel, hayat kadını. 1989-1990 yılları arasında cinsel ilişkiye girdiği bazı kişileri öldürdüğü, ve cesetlerini ormanda sakladığı ortaya çıkmıştır. 7 kişiyi öldürdüğü iddia edilse de, iki kişinin cesedi bulunamamış ve Wuornos 5 kişiyi öldürmekten yargılanmıştır. Çoğu kişiye göre Amerika’nın ilk kadın seri katili çoğu kimseye göre de yalnızca şiddet gördüğü için vahşileşen bir kurbandır. Kişilik gelişiminde "Nurture" çıkmazının etkisi söz konusu olduğunda, bariz bir bicimde "nurture" yani yetiştirilme şartlarının olağan dışılığını ispatlayacak bir hayatı olmuştur Aileen Wuornos'un. Anne babası doğmadan önce boşanır. Babası daha sonra çocuk tacizinden suçlu bulunur ve hapishanede kendini asar. Aileen henüz altı aylıkken annesi bir not bırakıp çeker gider. Büyükannesi ve büyükbabası bakımını üstlenir. Ancak on üç yasındayken tecavüze uğrar, gayri meşru bir çocuk dünyaya getirdiği için o evden de kovulur. Hayatta kalmak için hurda bir arabada barınır, para için fahişeliğe baslar, uyuşturucuya alışır, çoğu zaman da ortalıkta sarhoş olarak gezer. Yine de yirmi yaşındayken yetmiş yaşında bir adamla evlenmeyi başarır ama kocasını bastonla dövdüğü için evliliği sadece bir ay sürer. Nihayet 1986 yılında hayatinin aşkı Tyria Moore adında bir lezbiyenle karşılaşır. Dört sene beraber yasarlar. Ancak Wuornos'a en son darbeyi de sevgilisi vurur ve yakalandıktan sonra aleyhine tanıklık eder. Mahkeme kararıyla Aralık 1989 ve Kasım 1990 arasında toplam 5 kişiyi öldürmekten suçlu bulunur ve ölüme mahkum edilir. Rivayete göre, kararı duyunca "Ben masumum. Umarım size de tecavüz ederler bok çuvalları" diye bağırmıştır. Önceleri öldürdüğü insanların kendisine saldırdığını öne süren Wuornos, idamdan hemen önce ise "Yaptığım her şeyin altında korkunç bir öfke yatıyor. İdam edilmem gerek çünkü eğer hapisten çıkacak olursam yine cinayet işlerim." diyerek suçunu itiraf etti. Wuornos, 9 Ekim 2002 çarşamba günü idam edilmiştir. 2003 tarihli Monster filmi dışında 1993 yılında New York film festivali'nde bir bolumu gösterilen Aileen Wuornos: The Selling of a Serial Killer isimli bir belgesele de konu olmuştur. Gilles De Rais, yani Mavi Sakal’in kadın versiyonu sayılan bir Kara Dul olmadığı, yani belli bir motif ve amaç doğrultusunda kurbanlarını ortadan kaldırmadığı için çoğu profil uzmanına göre bir seri katil sayılmasa da kesinlikle gelmiş geçmiş en soğukkanlı katildir. HAKKINDA FİLM:
1-Monster -Charlize Theron and Christina Ricci 2-Aileen: The Life and Death of a Serial Killer
3-Aileen Wuornos: The Selling of a Serial Killer
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - ALBERT DESALVO
Boston Strangler-Boston Kasabı-Boğucu 1931 -1973
"Ben mi? Ben kadınlara zarar vermem. Ben kadınları severim."
İşe cinsel tacizle başladı. Manken ajansına Model arıyormuş gibi kapı kapı dolaşıp kadınların beden ölçüsünü alır ve bu sırada vücutlarına dokunduğu kadılara cinsel taciz yapıyordu. Bu yüzden kısa bir hapis dönemi geçirmiş ve çıktığında tecavüzcülüğe terfi etmiştir.1960’ların başında New Englan’da yüzlerce kadına saldırdı. Bu sırada yeşil işçi kıyafetleriyle dolaştığı için kendisine ‘Yeşil Adam’ deniyordu. 1962’de lakabı artık ‘Boston Canisi’ idi. O artık 18 ayda 13 kadını vahşice öldüren tatlı dilli bir sadistti. Onun vahşiliği daha çocukluk yıllarında ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir köpek yavrusunu bir kediyle aynı sandığa kapatır ve kedinin, köpeğin gözlerini çıkarmasından zevk alırdı. Ordudayken evlendi. En vahşi cinayetleri işlediği sırada bile normal bir koca ve baba gibi görünmeyi başarabiliyordu. Onun şeytani bir libidosu vardı. Günde en az 6 kez Seks yapmak istiyordu. İlk cinayetlerinde tamirci olarak gittiği evlerde tatlı diliyle kandırdığı orta yaşlı kadınları hedef aldı. Onlar tecavüz edip boğduktan sonra, vücutlarını kesiyor, cinsel organlarına şişe ve benzeri maddeler sokuyor ve boğmakta kullandığı naylon kadın çoraplarıyla çenelerinin altına bir çeşit fiyonk yapıyordu. Bu bir çeşit imzaydı. 1962’den sonra genç kadınlara yöneldi ve daha da vahşi bir hal aldı. Bir kadını yirmi kez bıçaklıyor, diğerini ise yatağın başucuna dayıyor, boynuna pembe bir fiyonk, cinsel organına süpürge sopası sokuyor ve sol ayağının dibine bir yeni yıl kartı bırakıyordu. Yakalanma sebebi de ilginç doğrusu. Yine böyle bir kadını evde sıkıştırıp ellerini ayaklarını bağlamış ve eğer ses çıkarırsa onu öldüreceğini söyleyerek tehdit etmiş. Fakat bir süre sonra onu çözüp özür dilemiş ve oradan kaçmış, kadın polisi aramış ve bu vesileyle de yakalanmış duygusal katilimiz. De Salvo Boston Canisi Cinayetlerinden değil, Yeşil Adam Tecavüzlerinden yakalandı. Eyalet akıl hastanesinde yatarken arkadaşlarına kadınları nasıl boğduğunu anlatmaya başladığında gerçek anlaşıldı. Ancak Boston Canisi cinayetlerinden ceza almadı. Maharetli avukatı F.Lee Bailey onu cinayet suçlamalarından kurtarmayı başarmıştı. Tecavüzlerden Ömür boyu hapis cezası aldı. Kasım 1973’te bir mahkum tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Kurbanları: 1. Anna Slesers 55 14th June 1962 2. Mary Mullen 85 28th June 1962 3. Nina Nichols 68 30th June 1962 4. Helen Blake 65 30th June 1962 5. Da Irga 75 19th August 1962 6. Jane Sullivan 67 20th August 1962 7. Sophie Clark 20 5th December 1962 8. Patricia Bissette 23 31st December 1962 9. Mary Brown 69 9th March 1963 10. Beverley Samans 23 6th May 1963 11. Evelyn Corbin 58 8th September 1963 12. Joann Graff 23 23rd November 1963 13.Mary Sullivan 19 4th January 1964
Hakkında Kitap: The Boston Stranger, 1967, Gerold Frank
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - ALBERT FISH
Hamilton Fish, Hannibal Lector, Albert Fish Albert Fish Early 1900's
"Gerçek acının son aşaması olarak gördüğüm ölüm fikrini çok sevdim" 1870 Washington doğumlu seri katildir. Beş yaşındayken babası öldüğünde onu bir yetimhaneye yerleştirdiler. Burada geçirdiği çok sıkıntılı iki yıl onun psikolojisini bozdu. Yedi yaşına geldiğinde annesine teslim ettiler. Ancak korkunç baş ağrıları çekiyordu. Liseyi bitirdikten sonra ülkede yolculuk yapmaya ve ufak tefek işlerde çalışmaya başladı. Bu durum ona suç işlemek için mükemmel bir fırsat sunuyordu. 1910 yılında işkenceler eşliğinde ilk cinayetini işledi. Kendisine kurban olarak kolay hedef olan çocukları seçmişti. 1920 yılına kadar yolculuklarına devam etti ve izini kaybettirdi. Yolculuk yapmaya devam ederken arkasında birçok kurban bırakmış olabilir miydi? Kurbanlarına acı çektirirken aynı zamanda kendisine de işkenceler yapıyordu. Kasıklarına toplu iğneler batırıyordu. 1910 da başlayıp yakalanıncaya kadar cinayet işlemeye devam etti. 1932-1934 arasında kurbanlarına ve kendisine işkenceler ve yamyamlık yaparak işlediği 4 cinayet ona Brooklyn Vampiri ünvanını getirdi. Onun cinayet sayısı kesin bilinmemekle beraber en az 15 olmasından şüphe duyuldu. Albert Fish e "Amerika’nın Öcüsü" adı verilmiştir ve bununda iyi bir nedeni vardır. Sevimli bir ihtiyar görünümü altına gizlenmiş bu korkunç yamyam tüm ebeveynlerin karabasanıydı: çocukları hoşlarına gidecek bir vaatle kandırarak ortadan kaldıran bir iblis. Halkın ilgisinin Fish’e dönmesine neden olan suç, 1928 de Grace Budd adında 12 yaşındaki sevimli bir kız çocuğunun kaçırılıp öldürülmesiydi. Ebeveynleri ile arkadaşlık kurmasının ardından Fish, şeytanca bir yalan uydurdu. Yeğeninin doğum günü partisi olduğunu söyledi ve Grace in gitmek isteyip istemediğini sordu. Bir büyükbaba gibi görünen bu ihtiyar adamın bir canavar olduğunu bilmelerine hiç bir imkan olmayan Bay ve Bayan Budd daveti kabul ettiler.
En güzel kıyafetlerini giyen güven dolu küçük kız, Fish ile birlikte yola koyuldu. Fish, onu New York City’nin kuzey banliyölerinden birinde, yakınlarında hiçbir bina olmayan terk edilmiş bir eve götürdü. Burada onu boğdu, vücudunu parçalara ayırdı ve parçaların bir bölümünü kaldığı pansiyona getirdi. Burada kızın "etini" havucu, soğanı ve jambon dilimleriyle tam bir yamyam yahnisi şeklinde pişirdi. Bundan sonraki 9 günü odasından çıkmadan bu iğrenç yemeği yiyip devamlı mastürbasyon yaparak geçirdi.
Sonraki 6 yıl botunca Fish serbest dolaştı, ancak Grace Budd olayını kendi kişisel haçlı seferine dönüştüren William King ismindeki bir New York City dedektifi onu inatla arıyordu. Buna rağmen Fish kaçmayı başarabilirdi; tabii kendi içindeki şeytanlarla başa çıkabilseydi. 1934’te Bayan Budd’a bugüne dek yazılmış en hastalıklı mektuplardan biri olan bir mektup göndermeye kendini mecbur hisseti. Sonuçta King, Fish’i mektup kağıdındaki antetten bulup yakalayabildi.
Fish tutuklandığında yetkililer elerinde tasavvur edilemez sapkınlıkla bir suçlu olduğunu hemen anladılar; bu adam bütün ömrünü acı vererek -- hem kendisine hem de başkalarına -- geçirmiştir. Diğer bir çok seri katil gibi, Fish de bir din manyağıydı ve günahlarının cezası olarak kendisine çok tuhaf işkenceler yapmıştı -- deri kayışlarla ve her yerinden çiviler fırlamış sopalarla kendisini dövmek, kendi dışkısını yemek, kasıklarına dikiş iğneleri sokmak gibi. Yaraladığı ve öldürdüğü çocuklar onun kaçık zihninde Tanrı ya verilen kurbanlardı. Savunma makamı tarafından Fish i muayene etmesi için çağırılan New Yorklu ünlü psikiyatr Dr. Fraderic Wertham, ihtiyar adamın "bilinen her türlü cinsel sapkınlığa" sahip olmasının yanında, bugüne değin kimsenin duymadığı anormallikler taşıdığını belirtmiştir (acayip zevklerinin arasında idrar yoluna gül sapı sokmak da vardı). Hapishanede çekilen leğen bölgesi röntgeninde, mesanesinin etrafındaki alana sokulmuş 29 iğne bulunmuştu.
1935 teki duruşmasında jüri onun deli olduğuna karar vermiş olmasına rağmen yine de elektrikli sandalyede idam edilmesi gerektiğine inandı. İdam kararının açıklanmasından sonra, bu anormal ihtiyarın "Elektrikli sandalyede ölmek ne de büyük bir zevk olacak! Bu tadacağım en büyük zevk olacak -- şimdiye kadar tatmadığım tek zevk" dediği bildirilmiştir.
16 Ocak 1936 da 65 yaşındaki Fish elektrikli sandalyeye gitti -- Sing Sing de idam edilen en yaşlı insandı.
Albert Fish’in 1928 yilindaki on iki yasindaki kurbani Grace Budd’in annesine 8 yil sonra 1934 ‘te yazdigi mektup…
Çok Sevgili Bayan Budd,
1894’te bir arkadasim Steamer Tacoma gemisinde denizci olarak denize açilmisti. San Francisko’dan Hong Kong’a gitmek üzere yola çikmislardi. Limana varinca iki arkadasi ile karaya çikmislar ve çok içip sarhos olmuslar. Döndükleri zaman geminin limandan ayrildigini görmüsler. Bu sirada orada kitlik hüküm sürmekteymis. Etin kilosu 2-6 dolar arasindaymis. Çok fakir olanlar arasinda açlik sikintisi o kadar büyükmüs ki digerlerinin açliktan ölmesini önlemek amaciyla 12 yasindan küçük tüm çocuklar, et olarak pazarlanmalari için kasaplara satiliyorlarmis. Herhangi bir kasaba gidip pirzola, biftek, kusbasi isteyebilirmissiniz. Çiplak bir çocuk vücudunun bir kismi önünüze getirilir ve istediginiz parçalari kestirebilirmissiniz. Bir kizin veya oglanin kalça kismi, en lezzetli bölümmüs ve dana kotlet olarak satilan en pahali etmis. John orada çok uzun kalmis ve insan etine karsi bir düskünlügü olusmus. New York’a dönünce biri 7 digeri 11 yasinda iki oglan çocugu çalmis. Onlari evine götürüp soymus ve bir dolaba kapamis. Sonra tüm giysilerini yakmis. Her gün etlerinin iyi ve yumusak olmasi için onlara iskence yapip dövmüs. Önce 11 yasindaki oglani öldürmüs, çünkü onun poposu daha tombul ve tabi ki daha etliymis. Kafasi, kemikleri ve bagirsaklarindan baska vücudunun her bir parçasini pisirip yemis. Firinda pisirmis (tüm popsunu), haslamis, kizartmis ve kusbasi yapmis. Küçük oglana da ayni seyleri yapmis. Ben o zamanlar 409 Dogu 100. Sokak’ta oturuyordum. Bana insan etinin çok lezzetli oldugunu o kadar sik söylemisti ki ben de tatmayi aklima koydum. 3 Haziran 1928 Pazar günü sizin 406 Bati 15. Sokak’taki evinize geldim, peynir ve çilek getirdim. Öglen yemegini birlikte yedik. Grace, kucagima oturdu ve beni öptü. Onu yemeyi aklima koydum. Onu bir partiye götürecegimi söyledim. Siz de evet gidebilir dediniz. Onu Westchester’da daha önce gözüme kestirdigim bos bir eve götürdüm. Oraya vardigimizda ona disarida beklemesini söyledim. Kir çiçekleri toplamaya basladi. Yukari çiktim ve tüm giysilerimi çikardim. Çikarmasaydim üzerlerine kanin bulasacagini biliyordum. Her sey hazir olunca, pencereden onu çagirdim. O odaya girinceye kadar bir dolapta saklandim. Beni çiplak görünce aglamaya basladi ve merdivenlerden inmeye çalisti. Onu yakaladim ve o da bana annesine sikayet edecegini söyledi. Önce onu tamamen soydum. Nasil da tekmeledi, isirdi ve tirnakladi. Bogazini sikarak onu öldürdüm ve sonra da etlerini odama götürebilmek için ufak parçalara böldüm. Pisirdim ve yedim. Firinda pisen küçük poposu öylesine yumusak ve tatliydi ki. Tüm vücudunu yemem dokuz gün sürdü. Ona tecavüz etmedim, ama istesem bunu yapabilirdim. Bir bakire olarak öldü.
Hakkında Kitap: Black House, Stephen King Deranged, 1990, Harold Schechter Hakkında Film: Kuzuların Sessizliği, Filmdeki Hannibal Lektor tiplemesi ondan esinlenilerek yaratılmıştır.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - ANDREW PHILLIP CUNANAN
“İnsanlar beni tanımıyor. Tanıdıklarını sanıyorlar ama, tanımıyorlar”
31 Ağustos 1969’da doğdu. California San Diego’da zenginlerin yaşadığı Bir semtte büyüdü. Dört kardeşin en küçüğüydü. İyi bir eğitim aldı. Zeki bir beyin üstün bir hafıza, rahat sevimli tavırlar ve temiz bir görünüşü vardı. Eski bir donanma mensubu olup sonradan borsa simsarlığı yapmaya başlayan babası, oğlunu bir kilise mensubu olarak tanımlıyor, Annesi Mary Ann ise onun 6 yaşındayken incil okumaya başladığından söz ediyordu. Alçak gönüllü ve iyi bir öğrenciydi. Ama ilgi çekmeye meraklıydı. Unutulmayacak bir insan olmak istiyordu.
1990’ların başında San Francisco’da ortaya çıktığında eşcinsel bir kimliğe sahipti. Ünlü kişilerle birlikte görülüyordu sürekli. İyi giyiniyor ve kaliteli bir yaşam sürüyordu. Aslında Cunanan işsizdi ve bir çeşit Jigolo olarak güç sahibi kişilerden faydalanıyordu. Onu asıl cazip yapan fiziği değildi, kişiliği, zekası ve sosyal becerileriyle çevre ediniyordu. Tabi buna sıradışı seks deneyimleri de katkı sağlıyordu. Annesi onu “Paralı Erkek Orospu” olarak tanımlıyordu.
Ancak bir süre sonra ona hamilik eden yaşlı sanatsever sevgilisi onu terketti ve bu onun sonunun başlangıcı oldu. Uyuşturucu satmaya ve kullanmaya başladı. Kilo aldı, şehrin sokaklarında pejmürde bir şekilde dolaşmaya başladı ve yalnız kaldı.
Şehirden ayrılıp Mineapolis’e gitti. Burada sevgilisi Dave Madson vardı. Bir kaç gün birlikte takıldılar. Madson’ın Jeffrey Trail adında bir arkadaşı vardı. Muhtemelen sevgilisiydi. 27 Nisan 1997 gecesi, Madson’ın dairesinden çığlıklar ve gürültüler yükseliyordu. Ertesi gün polis, Jeffrey’in cesedini Madson’ın dairesinde bir halıya sarılmış halde buldu. Başına aldığı sayısız çekiç darbesiyle öldürülmüştü.
Bu olaydan bir kaç gün sonra 1 Mayıs günü Cunanan ve Madson, şehrin 80 km uzağındaki bir göl kenarına gittiler. Cunanan burada Jeffrey’in tabancasıyla Madson’ın kafasına bir kaç el ateş etti ve onun kırmızı Jipiyle güneye doğru hareket etti.
Bir süre sonra Chicago’da ortaya çıktı. Lee Miglin adında 72 yaşındaki emlak kralının evine kabul edilmeyi başarmıştı. Onu vahşice öldürdü. Kafasını koli bandıyla sardıktan sonra vücudunu defalarca budama makasıyla bıçakladı ve bahçe testeresiyle boğazını kesti. Buradan Mingin’in arabasıyla doğuya doğru hareket etti.
Pensiyvanya New Jersey’de 45 yaşındaki bir mezarlık bekçisi olan William Reese’I aynı tabancayla öldürdü. Takvimler 9 Mayısı gösteriyordu ve Cunanan Reese’in kamyonetiyle oradan uzaklaşıyordu. İki haftada 4 kişiyi öldürmüştü.
Kısa sürede Amerika’da en çok arananlar listesine girmiş, gazetelere ve televizyolara konu olmuştu. Yani önemli olmayı başarmıştı. Ama bir suçlu olarak.
Miami’ye giderek bir otele yerleşti. Bir süre burada kaldı.Gündüzleri uyuyor ve geceleri ise gay barlara takılıyordu. Bu sıralarda otelin bulunduğu South Beach’te iki blok ötede ünlü modacı Versace’in malikanesi vardı. 14 Temmuz sabahı Versace alış verişten eve döndüğünde Cunanan onu kapının önünde bekliyordu. Ve 50 yaşındaki modacının başına iki el ateş etti.
Polis müfettişleri Mezarlık bekçisinin arabasını bulduklarında içinde Cunanan’ın kanlı kıyafetleri ve pasaportu vardı.
Versace cinayeti dünya çapında bir şok etkisi yarattı. Tüm dünya basınında fotoğrafları ve haberleri yayılırken O, kadın kılığında serbestçe dolaşıyor ve polisle kedi fare oyunu oynuyordu.
25 Temmuz 1997 tarihinde Versace’nin öldürüldüğü yerin yalnızca kırk blok ötesinde demirli bir teknenin bakıcısı tekneye girdiğinde bir yabancıyla karşılaştı. Polise haber vermek için telişla dışarı çıktığı sırada bir el silah sesi duyuldu. Kısa süre sonra polis büyük bir operasyon başlatmıştı. Ve gaz bombası eşliğinde tekneye giren özel tim, Cunananı şortla yatağa uzanmış ve kendini ağzından vurmuş olduğunu gördüler.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - BEHRAM
Öldürme rekoru ise bir Hintli'nin elinde. Adı Behram. Soyadı bilinmiyor. 1790-1840 arasında Uttar Pradeş bölgesinde Hindistan'da bir mezhep olan Thuggee inanışına göre yapılan törenlerde tam 931 kişiyi beyaz ve sarı renkli bir kumaş parçasıyla boğarak öldürmüştür. Behram 931 rakamıyla dünyada erişilmesi güç bir seri cinayet rekorunu elinde tutmaktadır. THUGGEE TARİKATI Hindistan’da 600 yıl boyunca varlığını sürdüren bir caniler tarikatıdır. Gizli bir soyguncular ve katiller topluluğu olan Thuglar, adına sayısız suçlar işledikleri yamyam tanrıça Kali’ye taparlardı. Thug kelimesi Hintçede sahtekar ve kandıran anlamına gelen Thag kelimesinin çarpıtılmışıdır. Kandırmak onların cani taktiklerinin başında gelirdi. Masum yolcular gibi davranan bir gurup Thug, hacıların veya tüccarların oluşturdukları bir kervana katılıp, onları uygun yerlere doğru yönlendirir ve tanrıçalarına ilahiler okuyarak hepsini aynı anda boğarlardı. Cesetlerini parçalayıp karınlarını deştikten sonra onları gömerler ve mezarlarının üstünde kendilerine ziyafet çekerlerdi. Tarikat üyelerinin çocukları da bu topluluğa katılırlar ve kilden yapılmış mankenler üzerinde cinayet yöntemini öğrenirlerdi. Nesiller boyunca Thuglar Hindistan’da sayısız kurban boğdular. 1830 yılından itibaren İngilizler Thuglara savaş açtılar ve 1860 yılına kadar onların köklerini kazıdılar. Mutlak gerçek kötülük konusunda Thugları geçmek zordur. Bu nedenle renkli macera filmlerinin ikisinde Kali’ye tapan bu tarikat kötü adam olarak betimlenmiştir. 1-Gunga Din-George Steven 2-İndiana Jones ve Kıyamet Tapınağı-Steven Spielberg
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|

|


• Ana Sayfa
• Profilim
• Arşiv
• e-posta
• Radyo Metal • Black Metal Radio • Metal-Impact Radio • Sonic Syndicate • Wacken Radio • Gothic Pictures Gallery



Kadınca Forum | Kadınca | Web TasarımDiyetVbulletin
|